“Hiç unutmuyorum, bi’ gün Urfa’dayız”, Urfa’ya giden her metropol insanının yaptığını yapıyorum. Balıklı Göl, Urfa Kalesi, Urfa kebap falan.
O sıcakta kaleye çıkmışım üşenmeyip. Bilmiyorsunuz di mi, gösterelim o zaman yüksekliğini. Lütfen merdiven sayısını, 436356747 derece sıcaklıkla çarpın.
Evet oraya çıktım. Ama hayır, size burada Urfa Kalesi’ni anlatmayacağım, burası gezi blogu falan değil çünkü. Hem gidin görün arkadaşım ya. Ben burada bir fotoğrafı gördükçe içime oturan olayı anlatacağım. Hangi fotoğrafı? Şunu:
Üç Urfa şiveli çocuk. Kaleye çıktığımda onları en yüksekte buldum. Elimde fotoğraf makinesi sağı solu çeken bir Japon turist görünümünde olduğum için, yerel halkın (ulan sanki biz nereliyiz!) özellikle çocukların garip bakışlarını toplayabiliyor, soru sormalarına, isteklerine maruz kalabiliyordum. Para isteyen, yemek isteyen çok olmuştu diğer şehirlerde. Ama bu çocuklar başka şey istedi: “Abi hep balıkları çekiyon bizi de çeksene biraz ya”.
Çektim. Hatta onlar da zorla benim fotoğrafımı çekmek istediler hatıra kalsın diye bana. Beni tanıyan binler(!) biliyor, fotoğraf çektirmekten pek de hazetmeyen bir bünyem var. Ama o kadar da nazlı değilim. “Tamam olm çekin” diyerek kabul ettim.
Sonuç:
Poz vermeyi bilmeyen adam
Buraya kadar her şey iyiydi, güzeldi (Benim fotoğrafım hariç). Fakat olay bundan sonra hüzün veriyor. Bu üç arkadaşın en heybetli olanının ismini almıştım, fotoğrafa bakınca hangisi olduğunu anlayacaksınız. Kendisinin isteğiyle onu Feysbuktan bulacaktım ve bu fotoğrafı atacaktım. Sen o ismi kaybet. Bu fotoğraf kalsın elinde. Atama çocuğa…
Şimdi diyeceksiniz ki ne önemi var? Ben çok üzülüyorum ne yapayım :( Bulsanıza bu çocuğu. Mikail miydi neydi adı ya? Urfalı din kardeşlerimden yardım bekliyorum.
Konya’da Kulesite isminde bir AVM var. İsminin Kulesite olmasının nedeni, AVM’nin bir parçasının inanılmaz yüksek bir gökdelen olması. Orası kafe falan. Orası yüksek.
Orayı boşver. Biz küçük olan tarafına gelelim.
Efenim biliyorsunuz ki AVM’lerin içinde tv’ler olur. Bu tv’lerde haberlerdir, kliptir, reklamdır gösterir pek sevgili yönetimler. Ve fakat, hani çizgi film? Hani bu gençliğin ilk göz ağrıları, anıları, nostaljisi? Konya’daki Kulesite yönetimi, bu tv’lerde La Linea’yı, yani bizim Bay Meraklı’yı gösteriyor mütemadiyen.
Şimdi ne denir bu duruma? Böyük şehirim, metropolüm diye geçinen şehirler, yapsanıza ulan şöyle $ukela hareketler. Bak yine sinirlendim ya.
İçerde zaman geçirirken öyle zevkli oluyor ki bunları izlemek. Konya, helal olsun sana be!
Biliyorsunuz ki bu blogun yazarı olan arkadaş, diyar diyar dolaştı. Ve çok vakti olmayan, çok üşengeç bir insan olduğundan bloguna HİÇBİR şey yazmadı. O kadar utandı o kadar kızdı ki kendine, en iyi bildiği(aslında en iyi yapamadığı) işi yapıyor şu anda: BLOGUNDA BİR KATEGORİ OLUŞTURMAK.
İlk yazısı ney miydi? İlk yazısını üşendiği ve hiç vakti olmadığı için yazmayacağıdı. Foto paylaşacağıdı.
Karşınızda yaklaşık 2 aylık Anadolu macerasında yediği içtiği! (Kızmayın bana! :) )
Manisa
Manisa Kebabı
Konya
Havzan – Etli Ekmek
Mersin
Bahattin – Ciğer
Adana
ADANA??
( İki günde 3 Adana yedim. Her seferinde fotoğrafını çekmeyi unutmuşum. GÖZÜM DÖNMÜŞ! :)
Antakya
Tepsi Kebabı
Antakya
Kağıt Kebabı
Antakya
Kral Künefe – KÜNEFE!
Kahramanmaraş
Yaşar – Dondurma
Gaziantep
İmam Çağdaş – Lahmacun
Gaziantep
İmam Çağdaş – Ali Nazik
(Aynı gün yemedim hayır)
Şanlıurfa
İçli Köfte
Şanlıurfa
“Urfa” İşte Ne Olacak
Mardin
Rıdo – Mardin Kebabı
Erzurum
Gelgör – Cağ Kebabı
Trabzon
Çardak Pide – Pide (1.5) (OF!)
Trabzon
Kuymak
Ordu
Meşhur Pide – Pide
Kayseri
Kaşık-la – Mantı
(Kaşık-la’yı tavsiye etmem)
Eskişehir
Papağan – Çi’ Börek
Edirne
Aydın – Ciğer
Yeter vurmayın adam öldü!
Bir sonraki yazımı adam akıllı yazacağım. Asker anısı gibi. Gavur ülkede gördüklerimi anlatır gibi.
Şu ana kadar bu konseptte 4 yazı paylaştım ama her seferinde ne olduğunu anlatıyorum. Çünkü çok seyrek yazıyorum. Hani ben bile ne olduğunu unutacağım, o raddeye geldim. Okuyucu ne yapsın?
Hisseden Kıssa konseptinin 5. yazısını okuyacaksınız birazdan. Yani, Twitter alanımda paylaştığım o 140 karakterlik yazılarımdan açıklamak istediklerimi, çok büyük ihtimalle bir anlam veremediklerinizi açacağım size. 140′ı 10 ile çarpacağım. İçine görsellik koyacağım. Durum budur.
Dediğim gibi çok zaman olmuş bir önceki yazıdan beri. Çoook gerilerden başlıyorum o yüzden.
Bu sene güzel geçmedi, söylemem lazım. Futbolda tuttuğum takımlar konusunda ama, yanlış olmasın. Bir Galatasaray taraftarıyım, o konuya hiç gelmemize gerek yok zaten. Yıllardır da Liverpool’a gönül vermiş biriyim aynı zamanda. Bu seneki Liverpool, harcadığı parayı, yaptığı kadroyu düşünürsek benim gördüğüm en kötü derecelerden birini yapıyor şu ana kadar. Ligde şampiyonluk her zaman zordu Liverpool için. Ama şampiyon olanı çok sıkıştırırdı, zora sokardı. “Acaba?” dedirtirdi hep, özellikle son yıllarda. Bu sefer dedirtemedi. Ben bu yorumu yaptığım zaman Şampiyonlar Ligi’nde üst tura çıkamayıp Avrupa Kupası’nın yolunu tutmuştu Liverpool. Domestic kupalardan elenmişlerdi, ligde de kötü gidiyorlardı. Ben bu takımı tanıyorsam, hırs yapar gider kalan tek kupayı kazanırdı. Daha önceki yıllarda yapmışlığı çoktur.
Ve fakat geçen hafta itibariyle bu tezim çürüdü. Yarı finale kadar gelen Liverpool, ikinci turda Galatasaray’ı da eleyen Atletico Madrid’e takıldı. O Atletico Madrid, finale toplamda iki galibiyetle çıktı. Biri Galatasaray’a, biri Liverpool’a. Nefretimi kazandın, sağolasın Atletico.
Bu biraz özeldi, o yüzden çok açmayacağım. Ama şunu söyleyeyim, bir şeyin olacağı varsa kaçamıyorsun. Hiç ummadığın yerden hoop tekrar hortlayıveriyor.
Çok açıklayıcı oldu di mi? Bence hayatının dersini aldın.
Uzun zaman süren düşünme sahfaları sonucu Yavuz Çetin’in cherokee şarkısını telefon melodim yapmıştım. Şahane bir introsu var. Yavuz Çetin’in solosunu barındırıyor, Yavuz Çetin’i bilen kişiler bunun nasıl bir lütuf olduğunu bilirler. Bir reklam vardı ya, telefon çaldığında açmıyordu sahibi şarkıyı dinlemek için. Ben de o hesap, çaldığı zaman bir süre dinliyordum. Etrafımdakilerin bunu duyması da hoşuma gidiyordu. Umarım onların da gitmiştir :)
Şarkıyı henüz dinlememiş kişiler varsa, üzülürüm. Al dinle:
Aradan o kadar zaman geçmiş tabi. Değişiklik lazımdı. Artık melodim AHA grubunun Take On Me introsu. So 80’s!
Böyle bir şey var bende. Her yazı için geçerli değil tabi. Daha çok kişisel kategorisinde olan yazılarım için geçerli. Başıma bir şey geliyor ya da aklıma bir fikir geliyor, oturup yazıyorum müsait olduğum ilk an. İşte o yazıları çok hızlı yazıyorum. Dümdüz. Anneye anlatır gibi :) Birkaç kere yazdığım şeyi düzeltmeyi denediğim oldu, sonra o yazıları tamamen sildim veya yayınlamadım genelde. Düşünmek yetmiyor bazen.
Demişim evet. Kızmışım demek bak. Arkadaşım, futbolla ilgili yazıyorum tamam. Seviyorum tamam. Ama Bilal=Futbol deyil. Yapmayın etmeyin. Şu blogu açın baştan sona okuyun bi, sonra görüşelim.
Bilal isimli bu kadar az insan varken, yeni işe girdiğim yerde bir tanesine rastlamak bana yaramadı. Mail adresim bilalg@ ile başlıyordu. Bu ne la rapçi gibi dedim. Değiştirmezseniz altın kaplama kocaman bir G harfini kolye yapıp takarım dedim. Değiştirebildim sonunda. Artık bilalgul@
Hava atmak gibi olmasın da, bir iş dolayısiyle Antalya’daki Adam&Eve oteline yolum düştü. İnanmayacaksınız ama bu otelin her tarafı ayna. Odanızda 8-9 kişi daha oluyor, ama onlar da sizsiniz.
Canımız ciğerimiz Ekşi Sözlüğümüz 11. yılına girdi bu sene. Biz de partisine gittik hiç gitmez miyiz? Maslak Venue tarafını bilenler için söylüyorum, orada sahneyi tam karşıdan ve yukarıdan gören bir alan vardır. O gün kırmızıydı içerisi. Bilmiyorum belki de hep öyledir. O gün o odanın ismi kapısında da yazdığı gibi Kozmik Oda idi.
İşte o oda!
-
Lan ne eğlendik be :) Öperim ordaki bütün arkadaşlarımı.
-
Bu hisselik bu kadar. Bir sonrakinde umarım çok daha yakın bir zamanda görüşürüz dostlarım.
Merhaba. Benim ismim Başak ve bugün 23 Nisan. Yani benim bayramım. Haftalardır bu özel güne hazırlanıyorum ve ilginç bir şeyler yapmak istiyordum. Ve yaptım!
Ne yaptım?!
Öncelikle internetten bir siteye nasıl sahip olabileceğimi araştırdım. 10 kaplan gücünde öğrendim. Sahip olmam için bir site gerekiyordu artık. Bunun için de23 Nisan’da Bu Blog Benimhareketine katıldım. Büyükler 23 Nisan’da bloglarını bizlere bırakıyorlarmış. Bir günlüğüne bırakmakmış. Yok öyle! Bu blogu gördüm listede, gelsin bir çocuk bir günlüğüne blogumda yazsın istemiş bu adam. Yok ya! Bu blog artık benim! Bu blogu seçtim ben. Neden derseniz bu blog çok erkeksi olmuş. Bunu biraz değiştirmek istedim. Hemen değiştiriyorum!
HA HA HA HA! =)
Çok mesudum. Ama bence yetmez. Bir de şiir yazacağım. İsmi ONUN ADI ALFABE!
ONUN ADI ALFABE
Alfabe onun adı
Latin diğer adı
Biz onu kullanırız her yerde
Onun adı alfabe
Ezberleriz her zaman
Abc işte bu kadar
Okul da hep yanımda
Onun adı alfabe
Bence hedefime gayet de ulaştım. En çok ben ulaştım hatta. En çok benim bayramım bu bayram. En büyük gün bugün!
Ya durun hızımı alamadım yaaaa
=)
Eğer bir gün bu abi blogunu geri alırsa artık onu okumayın. Benim de blogum var. Beni okuyuuuuuun
Saysam tonla çıkar. Ama bugün olan biriyle sınırlayayım yazımı.
Bugün bana Çek Cumhuriyeti’nden bir zarf geldi. Hayır, oraya hiç gitmedim ( Yani henüz gitmedim ;). İçinden ne çıkabilir ki? Yahu bana ne gelir ki başka?
Tıklayınca büyüyor bu meret
Evet! Bardak altlıkları. “Ne alaka yahu?” diye düşünenler için hemen söyleyeyim: Benim bir bardak altlığı koleksiyonum var. Eskiden bas bas bağırarak söylerdim bunu buralardan, son zamanlarda yapmıyorum. Bilmiyorsan bu çok normal. Hatta bu konuda bir blogum da var. Onun hakkında birazdan bahsedeceğim, bekle.
Çek Cumhuriyeti’nde yaşayan(sanırım) Özlem Akın‘dan geldi bu jest. Uzun zaman önce bu konuda mailleşmiştik, aklımdan çıkmış ama. Çok sevindim görünce. Sadece bardak altlığı göndermekle kalmamış, Paskalya Bayramı olması sebebiyle çikolata da göndermiş. Ki bana sorsan böyle bir gelenek olduğunu bile bilmiyorum. Ben bunları afiyetle yiyeyim şimdi. Çok teşekkürler Özlem!
Bu vesileyle uzun zamandır ertelediğim, koleksiyonumu sergileyen bardak altlığı hadisesi isimli blogumu güncelleştirme işini hızlandırmalıyım sanırım. Belki de ilk işim ismini değiştirmek olmalı. Şu an farkettim, kötüymüş be. İlk yazımız da bu küçük jest hakkında yazmak olacaktır. Bardak altlıkları hakkında detaylı bilgileri o blogdan okuyabilirsiniz yakında.
Fotoğrafta gördüğünüz piktogram, “Dikkat, fahişe var” diyor. İtalya’nın Treviso kentinde oluyor bu. Bölgenin belediye başkanını yürekten tebrik ediyorum. Bir fahişe çıkacaksa önüme, kaçırmak istemem. Buna dikkat çekmek lazımdı. Başarmış!
Galatasaray ve Fenerbahçe’nin her alanda karşılaşmaları, her zaman büyük olaylara, büyük yankılara sahne olur. En sonuncusu da öyle oldu. Ama çok farklı bir yönden. Hatta benim daha önce hiç görmediğim bir yönden diyebilirim. Eskiler derler ya, özlenen tablo. Biz hiç göremedik onu, o kadar eskiden oluyormuş bunlar.
Olan şey neydi? Olan şey, birkaç gün önce kaybettiğimiz bir Galatasaray başkanı için bütün stadın, içinde Fenerbahçe taraftarının da olduğu bütün stadın, dakikalarca ayakta alkış tutmasıydı. Küfür, nefret, hırs, intikam, her şey bir kenara bırakıldı. Sadece bir insanı anma vardı. Alkış vardı. Bitmedi bir türlü. Bitmediği için de her geçen dakika daha çok gurur duydum. Hiç kimsede bir homurdanma, misafir takım olan Fenerbahçe taraftarında bir yuhalama, hiçbiri yok. Dakikalarca sürmesine rağmen aynı ritimdeydi, sanki 90 dakika sürecekmiş gibi, olsa kimsenin itirazı olmayacakmış gibiydi. Gerçekten inanılmazdı.
Fotoğraftaki “yakaladığım” an ise, Eski Açık tribününde açılan ve açılır açılmaz az önce anlattığım dakikaların başlamasını sağlayan pankarttı. Çok klişe olacak ama, bu gördüğüm şey senede sadece iki kere olsa, o tribünün yaptığı tezahürat, o adamın sokaktaki davranışı, kulüp yöneticisinin söyledikleri, basının yaptığı haberler çok çok başka olacak. İşte ben o tribünde daha çok yer alırım. Ben ve benim gibileri. Canaydın bize bunları hatırlattı. İki kavgalı taraftarın bir an olsa bile uyum içinde, insanca davranmasını sağladı. Yöneticiliğini hiçbir zaman beğenmedim ama, çok büyük yüreği olan bir insandı o.
15 Aralık 1972 tarihi. Cağaloğlu’ndaki İstanbul Defterdarlığı’nda şüpheli bir biçimde yangın çıkıyor ve koca bina, içindeki belgelerle birlikte enkaz haline geliyor. Binayı boşverin de, içerdeki belgelerin yanması büyük olay. Yangının böyle önemli bir yerde çıkması sabotaj ihtimalini de beraberinde getiriyor. Ama bugüne kadar bu iddiayı destekleyecek bir bilgiye ulaşılamıyor. Olan olmuş, kalan kalmış diyelim.
Şimdi diyeceksiniz ki, “BUNLARDAN BİZE NE?” Haklısınız. Hatta sizi boşverin, “BUNLARDAN BANA NE?” yazmam lazımdı aslında. Ama öyle değil. Benimle ucundan kıyısından bir alakası var bu yangının. Ben de daha yeni öğrenmiş bulunuyorum.
Şöyle ki; babam, 15 Aralık 1972′de defterdarlığın hemen yanındaki binada askerlik görevini sürdürüyordu. Sabah saatlerinde çıkan yangın nedeniyle İstanbul Defterdarlığı çalışanlarına yardım etmek ve binadaki eşyaları kurtarmak için oraya ilk koşanlar kimlerdi dersiniz? Babamın da içinde bulunduğu askerlerdi tahmin ettiğiniz üzre.
Kanıtım da var. Kanıtım, bu yazının asıl yazılma nedeni zaten! İşte ertesi günün, yani 16 Aralık 1972′nin Hürriyet gazetesi kapağı:
Reha Muhtar yuvarlağına dikiz
Fotoğrafı büyütürseniz, o yuvarlak içindeki, elinde Atatürk büstü, suratında yorgun ifade sahibi, çakı gibi olan adamı göreceksiniz. İşte o BABAM OLUYOR :)
Hemen altında şöyle yazmış Hürriyet gazetesi;
“ATA’NIN BÜSTÜNÜ KURTARDI: Tarihi defterdarlık binasından memurlar; belgeleri kurtarmak için hayatlarını tehlikeye atarlarken kalabalık arasından sıyrılan bir Mehmetçiğin alevlerin arasına daldığı (burası okunmuyor ama ya bu ya da bu anlama gelen bir kelime yazıyor burada) görüldü. Mehmetçik az sonra kollarının arasında bir Atatürk büstü ile binadan ayrılırken yüzünde tebessüm belirmişti.”
Hemen bakalım:
I ıh, olmamış :) Muhabir tebessümü çekememiş belli ki, ama eminim görmüştür. Çekebildiğini değil, gördüğünü yazmış. İyi yapmış.
Yıllardır bir ansiklopedi gibi beni bilgiye ve hikayelere boğan, fakat şu olayı ve bu vesileyle gazeteye fotoğrafı çıktığını bana bunca yıldır anlatmayan babama buradan sevgilerimi gönderiyorum. Fotoğrafı bulduğumu söylediğimde “hee vardı öyle bir şey geçti gitti” tadında verdiğin tepkiyle gönüllerde “övünmeyi sevmeyen adam” moduna da girdin. Ne diyeyim ki ben sana?
Kahraman Mehmetçik Baba… Bu da böyle bir anımızdır. Bugüne özel olarak, bu yazıyı yazmak istedim.
NOT: Bu fotoğrafı bulmamda bana yardımcı olan çok sevdiğim arkadaşım, gerçekten çok çok teşekkür ederim. İsim vermiyorum, vermeyeceğimi söylemiştim. Zaten sen de övünmeyi sevme, en güzeli ;)